Tüm ezoterik okullar, varlıklarının temeli olarak şunu öğretmişlerdir: "İnsan, kendini bil!" Bu her zaman böyle olmuştur ve bunun anahtarı pek çok şeyde yatar. Kişilik düğümünün, karmaşık bencillik labirentini aşmadan önce çektiği ıstırabı incelemekte; daha egzoterik (dışa dönük, herkese açık) bir düzlemde ise geçmiş çağların görkemli literatürünü okumakta yatar: beynin, kalbin ve ruhun eserleri, her çağın görücülerinin ve bilgelerinin eserleri.
Hepsinden önemlisi, anahtar başkalarını sevmekte ve kendini tamamen unutabilmek için çalışmakta yatar. Buddhalığın ve Mesihliğin gizemi de buradadır: kendini unutmak, her şeyi kapsayan sınırsız bir sevgiye dalmak.
Dar Bir Sınır
Gerçekte sıradan yaşam ile yolu izleyen acemi ya da çela1 arasında oldukça dar bir sınır vardır; yine de bazı insanlar, spiritüel kazanım yolunun geleceğin dağlarının çok ötesinde, neredeyse ulaşılamaz bir yerde olduğunu sanır. Oysa fark, metafizik bir uzaklık değil, bakış açısıdır. Bu fark, ayartmaya kapılıp onun kölesi olan kişiyle ayartmaya başarıyla direnip onun efendisi olan kişi arasındaki farkla aynıdır.
İradesini, bağlılığını ve özlemlerini başkalarına daha fazla hizmet etmeye yönelten herkes yola girebilir. Kişiyi bu en güzel adımı atmaktan alıkoyan tek şey, bakış açısını bozan inançları, psikolojik ve zihinsel önyargılarıdır. Hepimiz öğrenciyiz; hepimizin farklı düzeylerde yanılsamaları vardır. Mahatmaların2 ve Üstatların bile, son derece ince ve yüce bir karaktere sahip olsalar da, onları daha yükseğe çıkmaktan alıkoyan yanılsamaları vardır. Bir zamanlar kendilerinin başarıyla yürüdüğü yolda ilerlemek isteyenlere bu kadar şefkatli davranmalarının nedenlerinden biri de budur.
Bu yanılsamaların üstesinden gelmenin en hızlı yolu, kökünü kesmektir; bu kök de sayısız biçimiyle bencilliktir. Yalnızca benlik için duyulan ilerleme özlemi bile, kendi ince ve güçlü mayalarını üreten bencilliğe dayanır. Bu nedenle, her türlü başarı hırsı kişilikten bütünüyle temizlenmedikçe, kaçınılmaz olarak hizmet etme isteğine baskın gelecektir. Çünkü içsel büyümenin yolu kendini unutmak, her türlü kişisel hırs ve özlemden vazgeçmek ve yaşayan her şeyin kişisel olmayan bir hizmetkârı olmaktır.
Bununla birlikte, gerçek okültizmin amacının "mürit yetiştirmek" ya da insanları yalnızca kendini geliştirmeye uğraşan inatçı bireylere dönüştürmek olmadığı belirtilmelidir. Amaç, kusurlu insan doğamızı önce asil bir insanlığa, sonunda da tanrısallığa doğru yeniden canlandırmaktır. Bu da yüzyıllardır tanınan ve izlenen kadim ve geleneksel öğretim ve disiplin çizgileri boyunca mümkündür.
Çocuğun Kalbi
Çelalık, içinden inancın ve açık seçik eylemlerin doğduğu bir vizyondur. Kadim felsefelerin yüce kaynaklarında olduğu kadar Teosofik yazılarda da okunabilecek ahlaki davranış kurallarının tümü, adayın kendini bencillikten arındırmasına yardım eden güçlü desteklerdir. Gerçek etik kılavuzlar ise yazılmamış olanlardır. Bu yüzden dogmaya bağlı değildirler; geleneksel kavramlara ya da yalnızca kelimeler üzerine tartışan zihinlerin yanlış yorumlarına kolayca tutsak olmazlar. Özlerinde son derece yalındırlar, çünkü en güzel ve en kapsamlı gerçekler her zaman en basit olanlardır.
Kalemimi bir kenara bırakıp kendime şunu söylediğim zamanlar olur: Çocukların bozulmamış yapılarıyla, dolaysız ve hızlı algılarıyla kavrayabilecekleri basit gerçekler yeter. Bir çocuğu uzun süre kandırmak zordur. Ancak acemiye çocuk hâlini yeniden kazanması gerektiği söylendiğinde, bu çocukluk ya da saflık anlamına gelmez. İhtiyacımız olan, çocuğun kalbidir: güvenen, sezgisel ve uyanık bir kalp.
Entelektüel eğitim çok değerlidir ve büyük bir yardımdır; ancak çocuk olmak, insanoğlunun öğrenmesi gereken en zor derstir. Beyin-zihin yönlendirilip eğitildiğinde iyi bir araçtır; kendi hâline ve dürtülerine bırakıldığında ise bir zorbadır, çünkü her zaman bencildir. Vizyonu, kaçınılmaz olarak, kişiliğin Manas'a3 ait düğümünün alt ve dar bilinç alanındaki girdapla sınırlıdır. Daha yüksek anlayış daha yüksek doğadadır ve öğretilerin içsel anlamına yalnızca o ulaşabilir.
Alt zihin, beyin-zihnin kavrayışı düzeyinde bir ölçüde başarı elde edebilir; ama bu ancak içsel anlayıştan yardım aldığında mümkündür. Bir kişi son derece samimi, öğrenmeye çok istekli, deney yapmaya ve araştırmaya tamamen hazır olabilir; yine de Buddhi'nin4 ihtişamından bütünüyle yoksun olabilir. Buna layık olup olmamanın tek sınavı, kişinin kendisinin verdiği sınavdır. Buddhi'nin ışığı kaçamak bir parıltı kadar bile ışıyorsa bu yeterlidir; o zaman o kişinin ezoterik olanı bilme hakkı vardır.
Kendini Fethetmek
Kendini fethetmek, büyümenin yoludur. Bütün gerçek bu birkaç basit kelimede saklıdır. Bütün büyük şeylerde olduğu gibi bu da tedricen gerçekleşen bir büyümedir; elde edilecekse, insanın kendi içinden açılması gerekir. İçsel gelişimden başka yol yoktur, kolay bir yol da yoktur: Günlük hayatın işlerinde kendini kontrol edemeyen, kim ya da ne olduğunu bilmeyen kişi olayları da kontrol edemez. "Tüm kapıların en zoru"na az da olsa yaklaşmayı başaran herkesin çevresinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan deneyimler de az çok bu yöndedir.
İşte burada tuhaf bir paradoks vardır: Kişi kendi kendisinin efendisi olacaksa, tamamen özverili olmalı ve yine de tamamen kendisi olmalıdır. Alt benlik ortadan kaldırılmalıdır; öldürülmemeli, ortadan kaldırılmalıdır. Bu, onun içe çekilmesi ve Yüksek Benlik tarafından özümsenmesi demektir. Çünkü Yüksek Benlik bizim özümüz, gerçek varlığımızdır; alt benlik ise ondan çıkan bir ışından başka bir şey değildir. Bu ışın, deyim yerindeyse, sayısız yanılsamayla dünyaya bağlandığı için kirlenmiş ve çarpılmıştır.
En kolay aldatılan kişi, mayaya5 en çok karışmış olandır ve bunlar genellikle sözde dünyevi bilgelerdir. Bir Üstadı aldatamazsınız; o, aldatma girişimini anında görür. Çünkü maya, kişilik alanlarımızdaki yanılsamalardır ve onun varlığına kişisel bağlılık kancaları atılamaz. Yapılabilecek ya da söylenebilecek hiçbir şey onu etkilemez; düşünceniz azıcık bencil, evrensellikten uzaksa onu kendi düşüncenize çekemezsiniz. Üstatlar bu yanılsamaların üzerindedir; onlarla savaşmış, onları tanımış ve geri çevirmişlerdir. Yine de Üstatlar, gerçek bir çela ruhunun en ufak kıpırtısını, biz daha farkına bile varmadan hissederler. Böyle bir ruhun onlara yaptığı çağrı muazzamdır ve bunun üzerine hızla manyetik bir yakınlık kurulur.
Seçim Bireyin İçindedir
Düşünceyi bir adım daha ileri götürelim: Bir acemi, varlığının bütün gücüyle bilinçli ve gerçek bir seçim yaptığında içinde bir ışık yakar; bu, Buddhi'nin ihtişamıdır. Söylendiği gibi, bu ışık hissedilir, öğretmenler tarafından izlenir ve önemsenir; böylece kişi "kabul edilmiş" çela aşamasına gelir. Peki bu durum ne kadar sürer? Hiç kimse, dünyayı dolaşan Magiler (bilge erginler) tarafından uygun görüldüğü için seçilmez; durum hiç de böyle değildir. Seçim bireyin içindedir: Kişi yolunu seçer, kararını verir. Buddhi'nin ışığı tek bir kıvılcım olarak bile görülürse, o an kendisi bunu bilmese de çelalığa kabul edilir. Bundan sonra, başarılı olsun ya da olmasın, her şey ona bağlıdır.
Kişinin kabul edildiğini hemen bilmesi çok ender görülür. Genel kural, yüz bin farklı biçimde sınanmasıdır; bu sınavlar hayatın sıradan olaylarından ve adayın bunlara verdiği tepkilerden doğar. Ancak öğretmenini bir kez tanıdığında yol hem kolaylaşır hem zorlaşır. Kolaylaşır, çünkü en azından belli bir başarıya ulaşıldığına dair yeni bir inanç ve bunun getirdiği cesaret ve özgüven vardır. Çok daha zorlaşır, çünkü artık daha doğrudan bir eğitim ve rehberlik altındadır; başlangıçta büyük bir hoşgörüyle karşılanan küçük gecikmeler ve gerilemeler bundan sonra çok ciddi sonuçlar doğuracaktır.
Ayrıca hiçbir öğretmen, öğrencisi daha önce kendi içsel varlığından birçok öğretici önsezi almadıkça kendini ona tanıtmaz. Bunun nedeni açıktır: Hiç kimse, kendi içsel ilahi varlığı tarafından gerçekten kabul edilmedikçe, yani içinde harika bir gizemin kıpırdadığının az çok farkına varmadıkça asla kabul edilmez.
Elbette böyle bir seçimden önce belli bir ilerleme düzeyi gereklidir; ama her normal insan bu seçimi yapabilir, çünkü onda ruh ile madde az çok kararlı bir dengeye ulaşmıştır. Başka bir deyişle, zihninde ve kalbinde Mesih ışığını uyandırabilen herkes, hangi aşamada olursa olsun çelalığı üstlenebilir. Önemli olan, zamanı geldiğinde alt benliğini sunak taşında feda etmesidir. Hiçbir insanın yardım çağrısı duyulmadan kalmaz; ancak bu, çağrı daha fazla ışık için olduğunda geçerlidir. Çağrı kişisel çıkarla ilgiliyse durum tam tersidir. Sınav, kişiliksizliktir.
Feragat Bir Kazançtır
Feragat ve fedakârlık sözcükleri sık kullanıldığı için bunların değerli bir şeyin kaybı anlamına geldiğini sanmayalım. Tam tersine, bu bir kayıp değil, tarif edilemez bir kazançtır. İnsanı küçülten, önemsizleştiren ve kötüleştiren şeylerden vazgeçmek, prangalarımızı atıp özgürlüğü ve içsel yaşamın zenginliğini üstlenmek demektir. Her şeyin ötesinde de, kişinin her şeyle özsel birliğini bilinçli olarak tanımasıdır.
Şunu açıkça anlamak gerekir: Öğrencinin kendi ruhunun spiritüel ve entelektüel etkinliklerinden doğan çalışma ve disiplin uygulamalarından oluşan bu eğitim, aile haklarına ya da görevlerine hiçbir zaman müdahale etmez, zarar vermez. Çelalık tuhaf, acayip ya da düzensiz bir şey değildir; öyle olsaydı çelalar kardeşliği diye bir şey olmazdı. Bu, izlemeye çalışmamız gereken en doğal yoldur. Çünkü kendi içimizdeki en asil olanla birleşerek, evreni denetleyen ve yöneten spiritüel güçlerle ortaklık kurma şansı elde ederiz. Bu düşüncede pek çok ilham gizlidir.
Acemi (neofit) birinin yaşamı çok güzeldir; yaşama daha geniş ölçüde katıldıkça kendini unutma düzeyi de giderek artar. Ama aynı zamanda çok hüzünlüdür ve bu hüzün, kendini henüz unutamamasından kaynaklanır. Çok yalnız olduğunu fark eder; kalbinin arkadaşlık için can attığını görür. Başka bir deyişle, insani yanı başka bir yöne yönelmek ister. Oysa kişiyi hayatın efendisi yapan şey, bu zayıflıkların yokluğudur: her koşulda tek başına, dik ve güçlü durabilme yeteneği. Ama Mahatmaların insani duygularının ya da yakınlık duygularının kuruyup yok olduğunu asla düşünmeyin. Gerçekte durum tam tersidir.
Onlarda bizimkinden çok daha hızlı bir yaşam vardır; çok daha güçlü, nabız gibi atan bir yaşam akışına tabidirler. Yakınlık duyguları o kadar geniştir ki, bir gün anlayacak olsak da şimdi onları kavramakta çok zorlanırız. Sevgileri her şeyi kapsar; kişisel değildir, evrensel hâle gelmiştir.
Çelalık, kendi varlığımızda yaşayan efendiyi ortaya çıkarmaya çalışmaktır, çünkü o şu anda oradadır. Yeterince ilerlersek bir gün aile görevlerini bile geride bırakmamız gereken bir zaman gelecektir. Ancak o zaman koşullar öyle olacaktır ki, bu ayrılış hem kişi için hem de daha önce sorumlu olduğu kişi için bir kutsama olacaktır. Yine de kimse, insan ne kadar yükselirse ahlak yasasına o kadar az bağlı olacağı yolundaki tehlikeli öğretiye aldanmasın. Doğrusu bunun tam tersidir: Bir başkasına haksızlık etmek asla doğru değildir.
İlerlemenin Sırrı
Bu yüce yolun hiçbir adımında dışarıdan gelen herhangi bir zorlama yoktur; yalnızca, sonsuza dek daha ileriye gitmeyi özleyen kişinin kendi özleminden doğan yüce bir zorlama vardır. Her adım, bizi maddenin bu âlemlerine zincirleyen kişisel prangalardan ve kusurlardan bir şeyler geride bırakılarak mühürlenir. Bize defalarca ve ısrarla, yaşamın en büyük kuralının kişinin kendi varlığında bulunan her şeye karşı sonsuz bir şefkat beslemesi olduğu söylenmiştir. Böylece özgecil nitelikler kazanırız; bu da yolculuğunu sürdüren Monad'ın6, bireyselliğine hiçbir zarar gelmeden sonunda kozmik ruhun benliği hâline gelmesini mümkün kılar.
İlerlemenin sırrı buradadır: Yüce bir varlık olmak için yüce bir varlık olma yolunda olmamız gerekir; daha büyük olmak için daha küçük olanı terk etmek gerekir. Kişinin anlayışında ve yaşamında bir güneş sistemini kapsayabilmesi için kişilikten vazgeçmesi gerekir; bu da yalnızca insanın sınırlarını aşmak ve onun üstüne çıkmak anlamına gelir. Alt benliklerimizi bırakarak, bencillikten vazgeçerek daha büyük benliğimize geçme şansı elde ederiz. "Benlik için yaşamanın" daha da daralmış ve sınırlanmış alanlara inmek, "var olan her şey için yaşamanın" ise kendi ruhunun daha büyük yaşamına dönüşecek biçimde genişlemek anlamına geldiğini öğrenmedikçe, hiç kimse kendi yüksek doğası olan daha geniş ve kapsayıcı benliğe doğru tek bir adım bile atamaz. Evrenin bütün gizemleri, bütün sırları içimizde saklıdır; ezoterik bilgi ve bilgelikteki her ilerleme, zaten içimizde olanın açılmasından başka bir şey değildir.
Zihnimizin bu sonsuz teselli verici gerçekler üzerinde durmasına izin verdiğimizde, başımıza bu kadar dert olan insani kaygılarımızın aslında ne kadar küçük olduğunu fark ederiz. İlahi olanın bilgisi dışında hiçbir şey yoktur. Bir Hristiyan yazarın, cennetin haberi olmadan bir serçenin bile düşmediğini söylemesine şaşmamalı: Saçımızın bir teli bile hesaba katılmış ve ona göre plan yapılmıştır. Biz ise bundan ne kadar daha fazlasıyız! Bu aldatıcı görüntüler ve gölgeler dünyası bile, içinden tezahür ettiğimiz Sınırsız'ın içsel ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bir gün, yaşadığımız deneyimlerle kazandığımız kanatlar bizi yeniden ilahi kalbe götürecek; vadilerden Monad'ın uzak dağ doruklarına taşıyacaktır.
Dipnotlar
-
Çela (chela), kelime anlamıyla "hizmetkâr" demek olan Sanskritçe bir sözcüktür. Hinduizm'de bir spiritüel öğretmenin ya da gurunun öğrencisini veya müridini belirtir. Teosofi'de genellikle Bilgelik Üstatlarından birinin müridi olan, dolayısıyla Ezoterik Felsefeye inisiyasyon adayı olan kişi için kullanılır. Genel olarak üç çelalık derecesi vardır: sıradan çela, deneme aşamasındaki çela ve düzenli ya da kabul edilmiş çela. H. P. Blavatsky'ye göre çela ya da mürit, "doğanın gizli gizemlerini ve insanda saklı psişik güçleri" uygulamalı olarak öğrenmek için kendini öğrenci olarak sunan kişidir. Çelalık süreci genellikle birkaç enkarnasyon ve bir dizi inisiyasyon içerir. Bu nedenle çela olarak kabul edilmenin ön koşulu özveri ve insan sevgisidir. Üstat M. bu konuda şöyle yazmıştır: "Kalbinde insanlık sevgisi taşıyan, sürekli yenilenen pratik bir Kardeşlik fikrini tam olarak kavrayabilen, sırlarımıza sahip olma hakkını yalnızca o kazanır." C. W. Leadbeater'ın Üstat K. H.'den aldığı ilk mektupta ise şöyle denir: "Herhangi bir kişiyi çela olarak kabul etmek benim kişisel irademe bağlı değildir... Benliğinizi unutun ama diğer insanların iyiliğini hatırlayın; böylece o 'Üstadı' sizi kabul etmeye zorlamış olursunuz." ↩
-
Mahatma, "Büyük Ruh" demektir (maha: büyük, atma: ruh). Teosofi literatüründe Adeptlere, yani mükemmelliğe ulaşmış varlıklara verilen addır; Mahatma Koot Hoomi (Üstat K. H.) ve Morya (Üstat M.) gibi. ↩
-
Manas, "düşünmek" kökünden gelen ve "zihin" anlamına gelen Sanskritçe bir sözcüktür. Teosofi'de insandaki beşinci ilkedir. Yaşam boyunca bu ilkenin ikili bir doğası olduğu kabul edilir: Bir yanı reenkarne olan insan ruhu (Yüksek Ego), öbür yanı ise enkarnasyonla alt ya da kişisel egoya dönüşen kısımdır. ↩
-
Buddhi: Hava elementi, "yaşamın nefesi", aydınlanmış bilinç. Şimşek bu niteliğin simgesidir. Buda (Buddha) sözcüğü de Buddhi ile aynı kökten türemiştir. ↩
-
Maya: Kişinin eterik bedeni aracılığıyla işleyen ve onu gerçek değerler dünyasına karşı kör eden üç katlı kişilik güçlerinin toplam etkisidir. ↩
-
Monad: Yunanca monas ("birim, bir") sözcüğünden gelir; "Bir, Bölünemez" olanı anlatır. İçimizdeki "Tanrı" ya da Buddha doğasıdır. ↩




