H. P. Blavatsky Gizli Öğreti'de "dördüncü boyut" fikrini şöyle değerlendirir:
Modern "Uzay'ın dördüncü boyutu" ifadesinin kullanılmasına yol açan, sağlam ama yetersiz sezginin gerçek anlamına dikkat çekmeye değer... Bu bilinen ifade, ancak daha tam bir biçimin, yani "Uzaydaki maddenin dördüncü boyutu" ifadesinin kısaltması olabilir. Ama bu şekilde genişletilse bile yerinde bir ifade değildir. Çünkü evrimin ilerleyişi bizi maddenin yeni özellikleriyle tanıştırmaya yazgılı olsa da, zaten aşina olduğumuz özellikler aslında üç boyuttan daha fazladır. Maddenin yetileri, ya da belki mevcut en iyi terimle özellikleri, açıktır ki her zaman insanın duyularıyla doğrudan bir ilişki içinde olmalıdır. Madde, insanın mevcut duyularına karşılık gelen uzama, renge, harekete (moleküler hareket), tada ve kokuya sahiptir. Bir sonraki özelliğini, şimdilik "geçirgenlik" diyelim, tam olarak geliştirdiğinde bu, insanın bir sonraki duyusuna, şimdilik "normal durugörü" diyelim, karşılık gelecektir. Bu nedenle bazı cesur düşünürler, maddenin maddeden geçişini ve sonsuz bir ip üzerinde düğümler oluşmasını açıklamak için bir dördüncü boyutun peşine düştüklerinde, aslında eksikliğini duydukları şey maddenin altıncı bir özelliğiydi. Üç boyut gerçekte maddenin yalnızca bir niteliğine ya da özelliğine, uzama aittir; halkın sağduyusu da, şeylerin hangi koşulunda olursa olsun uzunluk, genişlik ve kalınlık gibi boyutların üçten fazla olabileceği fikrine haklı olarak karşı çıkar. Bu terimler ve "boyut" teriminin kendisi, tek bir düşünce düzlemine, evrimin tek bir aşamasına, maddenin tek bir özelliğine aittir. Kosmos'un kaynakları arasında maddeye uygulanacak cetveller bulunduğu sürece, onu üç yönde ölçebilecekler, fazlasını değil... Ama bu düşünceler, zaman ilerledikçe, insanlığın yetileri çoğaldıkça maddenin özelliklerinin de çoğalacağı kesinliğiyle hiçbir şekilde çelişmez.
Gizli Öğreti, Cilt I, s. 251-252
Ezoterik felsefenin bakış açısından, soyut Uzay'dan uzunluğu, genişliği ve derinliği olan bir şey olarak söz etmek hiçbir zaman doğru değildir; çünkü bu boyutlar yalnızca tezahür etmiş uzay için geçerlidir. Kolaylık olsun diye Uzay'ın iki biçimde var olduğunu söyleyebiliriz: soyut Uzay ya da Sınırsız, bir de ona karşılık gelen ve sınırlı uzay diyebileceğimiz tezahür etmiş uzay. Başka bir deyişle, ister güneş sistemi gibi birleşik sistemler, ister insan ya da atom gibi daha küçük varlıklar olsun, hepsi tezahür etmiş varlıklardır. Boyutlardan ancak bu tür, büyük ya da küçük, tezahür etmiş uzaysal cisimler arasında doğru biçimde söz edebiliriz; çünkü boyutlar konum ve hacmin yanı sıra mesafe ve yönü de ifade eder. Dolayısıyla güneş sistemimiz, Sınırsız'ın soyut Uzayı içinde var olan tezahür etmiş uzayın bir parçasıdır.
Üçten fazla uzay boyutundan söz etmek, terimlerin düpedüz yanlış kullanımıdır; çünkü boyut "ölçü" demektir ve yalnızca somut şeyler ölçülebilir. Örneğin Sonsuz ölçülemediği için boyutları yoktur. Bununla birlikte dördüncü, beşinci ya da altıncı boyut fikri, içsel ve aşkın dünyalara, deyim yerindeyse görünmez kürelere doğru uzanan yönlerin ve mesafelerin bir sezgisidir. "Boyut" kelimesi yalnızca bu anlamla sınırlı tutulsaydı bir itiraz olmazdı. Ne yazık ki modern bilim ve felsefe, dış dünyaların ve kürelerin içinde bulunan ve onlardan görülmeyen dünyaların ve kürelerin gerçekliğini henüz açıkça kavrayamamıştır. Öte yandan bilimsel kuram ve spekülasyon bazı açılardan öylesine metafizik bir hâl almaktadır ki, belirli noktalarda ezoterik felsefenin öğretileriyle buluşmakla kalmayıp, kimi durumlarda bu öğretileri aşarak aşırı bir noktaya varmaktadır.
Örneğin evrenin genişlediği ve bütün gök cisimlerinin, aralarındaki uzaklıkla orantılı olarak artan hızlarla birbirinden uzaklaştığı fikri büyük ölçüde Abbé Lemaître'ye dayanır. Kuram, sezgisi çoğu zaman güçlü olan Eddington ve diğer bazı bilim insanları tarafından bütünüyle benimsenmiş görünmektedir. Ancak genişleyen evren kavramını kabul edilemez kılan birkaç neden vardır. (Bkz. G. de Purucker, The Esoteric Tradition, 3. gözden geçirilmiş baskı, s. 218-219)
Bazen hem bilimde hem felsefede, matematik değirmeninin yalnızca içine konanı öğüttüğü unutuluyor gibidir; tıpkı kıyma makinesinin öbür ucundan, yalnızca hazneye konmuş olanın çıkması gibi. Matematik, insan düşüncesinin bir aracıdır; ölçülemez değerde entelektüel bir araçtır, ama açıktır ki ne gerçeği ne de doğruları kendi başına üretebilir.
Okültizm, ister bir evren, ister bir güneş, bir insan ya da başka herhangi bir varlık olsun, büyük küçük her şeyin, insan kalbine benzer biçimde sürekli, uzun döngülü (seküler-döngüsel) bir nitelik taşıdığını, diyastol ve sistolle işlediğini öğretir. Bu döngüsel genişleme ve kasılmalar, kozmik kutupların, belki de evrensel kalp atışı diyebileceğimiz şeyin tezahürleridir. Hollandalı astronom ve matematiksel fizikçi Willem de Sitter bu gerçeği bir ölçüde sezmiş görünmektedir. Ancak Lemaître'nin, devasa bir ilk atomun muazzam kozmik genişlemesi olarak tasarladığı genişleyen evren fikri tamamen yanlıştır.
Bu tür bir kozmik diyastol ve sistolün, genişleyen bir evrenle hiçbir benzerliği yoktur. Evrenin çatısı ya da bedeni, bu terimle ister bir galaksiyi ister galaksilerin toplamını kastedelim, Manvantara (tezahür dönemi) boyunca hem yapı hem biçim bakımından görece sabittir; tıpkı tam olarak büyüyüp olgunlaşmış insan kalbinin de öyle olması gibi.
Bilim insanları, uzay sınırsız olduğuna ve kuramlarına göre sürekli genişlediğine göre, bizden uzaklaşan bulutsuların ve diğer gök cisimlerinin sonunda ışıktan çok daha büyük hızlara ulaşacağını göz ardı etmektedir. Oysa modern bilimsel kuramın kendisine ve Einstein'ın genel görelilik kuramına göre bu imkânsızdır!
Uzayı zamandan, ya da daha doğrusu zamanı uzaydan ayrı düşünmenin kesinlikle imkânsız olduğunu anlamak için biraz düşünmek yeter. Uzayla bağlantılı bir zaman olmasaydı, uzay birbirini izleyen iki an boyunca var olamazdı; aynı şekilde zaman da yalnızca, onu doğuran uzay sürüp gittiği için vardır. Kozmik zihin yalnızca uzayı doldurmakla kalmaz, aynı zamanda uzay ve zamanın kendisidir; kozmik zihin sonsuz süre boyunca var olduğu, kesintisiz olduğu için, zamanın kendisi de sonsuz süre içinde var olur.
Bu düşünce çizgisini izleyerek, soyut zihin ya da bilinç, bazen ruh ya da tanrısallık diye adlandırılan şeyin, sürüp gidebilmesi için zamana ya da süreye sahip böyle bir uzayın içinde bulunması gerektiğini de anlarız. Kozmik zihin, kozmik uzay ve bitmeyen zaman gibi üç ayrı sonsuzluk olamayacağına göre (bu mantıksal bir ucube olurdu), bunlar özlerinde üç ayrı şey değil, altlarında yatan ve her zaman kalıcı olan tek Gerçekliğin üç görünümüdür.
Demek ki zihin ya da bilinç, süre ya da soyut zaman ve uzay temelde birdir. Ancak tezahür sırasında, hepsi sınırlı olan varlıkların evriminin getirdiği sınırlamalar yüzünden şu görünümlerle, şu mayayla, daha doğrusu Mahamaya ile karşılaşırız: Süre zaman dönemlerine bölünmüş, soyut uzay uzaysal birimlere ayrılmıştır; kozmik akıl ya da bilinç de, ilahi olanın en kutsal düzeyinden maddi dünyalardaki en kaba varlıklara kadar uzanan küçük zekâlarda, bilinçli varlık akımlarında kendini ifade eder. Çevremizdeki farklılıkları ve harika çeşitliliği doğuran, işte bu yanıltıcı bölünmeler, bu tezahür eden yaşam ırmaklarıdır. Sonuçta da akan zamanın bir şey, uzayın bambaşka bir şey, bilincin de özünde farklı bir şey olduğu yanılsamasını, mayayı üretirler.
Böylece süre, hem uzayla hem de kozmik zihinle aynıdır. Yine de gizemlerin gizemi olan Uzay-Zihin-Süre bile, İsimsiz ya da "O" diye adlandırılan tarif edilemez Gizem'in, en yüksek zekâmızın kavrayabildiği bir ürünü, bir görünüşüdür. Aynı şekilde geçmiş ile geleceğin, doğru anlaşıldığında, "ebedi şimdi"de birlikte eridiğini fark ederiz.
H. P. Blavatsky, Gizli Öğreti'de (Cilt I, s. 37) zaman hakkında şu dikkate değer ifadeye yer verir:
Zaman, biz sonsuz süre içinde yol alırken bilinç durumlarımızın birbirini izlemesiyle üretilen bir yanılsamadır; yanılsamanın üretilebileceği bir bilincin bulunmadığı yerde zaman yoktur, orada "uyur". Şimdiki zaman, sonsuz sürenin gelecek dediğimiz kısmını geçmiş dediğimiz kısmından ayıran matematiksel bir çizgiden ibarettir. Yeryüzünde hiçbir şeyin gerçek bir süresi yoktur; çünkü hiçbir şey bir saniyenin milyarda biri kadar bile değişmeden, aynı kalmaz. Şimdiki zaman denen "zaman" bölümünün gerçekliğine dair duyumumuz, duyularımızın bize verdiği o anlık bakışın, ya da şeyler gelecek dediğimiz idealler bölgesinden geçmiş adını verdiğimiz anılar bölgesine geçerken art arda gelen bakışların bulanıklaşmasından kaynaklanır. Aynı şekilde, anlık bir elektrik kıvılcımında da retinadaki bulanık ve süregiden izlenim nedeniyle bir "süre" duyumu yaşarız. Gerçek kişi ya da şey, yalnızca herhangi bir anda görülenden ibaret değildir; maddi biçimde ortaya çıkışından yeryüzünden kayboluşuna kadar geçirdiği çeşitli ve değişen bütün durumlarının toplamından oluşur. "Gelecek"te ezelden beri var olan ve madde içinden derece derece geçerek "geçmiş"te ebediyen var olmaya devam eden işte bu "toplamlar"dır.
Ve yine (Cilt I, s. 62):
Kadim bilgelik sınırsız süreyi, koşulsuz olarak ebedi ve evrensel Zaman ile koşullu bir Zaman (Khandakala) olarak ikiye ayırır. Biri sonsuz zamanın soyutlanması ya da numenidir (Kala); öteki ise onun periyodik olarak ortaya çıkan fenomenidir. Bu ortaya çıkış, Mahat'ın (Manvantarik süreyle sınırlı Evrensel Zekâ'nın) bir etkisidir.
Khandakala'nın Sanskritçede "parçalanmış zaman" anlamına gelen bileşik bir terim olduğunu belirtmek yararlı olabilir: Tezahür etmiş evrende süre, uzun ya da kısa zaman dilimlerine bölünmüş bir görünüme sahiptir. Örneğin bir yıl, soyut zamanın yaklaşık 365 günlük sınırlı bir zaman dilimine "kırılmasıdır". Yıllar birbirini izledikçe, sürekli akan zaman dediğimiz şeyin Mayavari (yanılsamaya ait) etkisini üretirler; yine de döngüsel yapıları nedeniyle bize, zamanın bölünmüş ya da parçalanmış biçimde tezahür ettiği, ama kendi içinde bölünmemiş olduğu izlenimini verirler. Bu anlayıştaki tek yanlış, zamanın kendi başına bir şey olarak, bu zaman dilimlerinin içinde ortaya çıktığı uzaydan ve zihinden farklı bir şey olarak görülmesidir.
Uzay-zaman sürekliliği, esas olarak Einstein'ın matematiksel ve felsefi dehasına borçlu olduğumuz bir ifadedir. Matematikçilerin görüşleri büyük ölçüde farklılaştığı için bununla tam olarak ne kastedildiğini saptamak her zaman kolay değildir; ama genel fikir açıktır: Uzay ve zaman iki ayrı ve farklı mutlak değil, evrenin iki yönüdür; özde tek ve aynı varlıktırlar. Eksik olan ise çok daha büyük bir kavrayıştır: Tezahürde birbirine bağlı etkenler olarak uzayın da zamanın da kozmik Ruh ve maddenin bir sonucu olduğunun anlaşılması. Yine de Sir James Jeans gibi bazı bilim felsefecileri, uzay-zaman sürekliliğinin gizemli bir biçimde kozmik zihinle bağlantılı olduğunu sezmişlerdir.
Kozmik zihin, zaman ve uzay bir olsalar da kozmik Manvantara boyunca üç ayrı varlıkmış gibi görünürler; Bir'in bu şekilde görünüşte üçe bölünmesi, kadim felsefenin Mahamaya dediği şeydir. Az önce söylediğimiz gibi, bilimsel uzay-zaman sürekliliği kavramına eksik olan, uzay-zamanın kozmik bilinç ya da kozmik zihinle ve aynı ölçüde kozmik maddeyle özdeş olduğunun kabul edilmesidir. Bunları tek, birleşik ve temel bir gerçeklikte kaynaştırın; o zaman ortaya çıkan büyük tablonun ancak küçük bir parçası hakkında fikir sahibi olduğumuzu fark edersiniz.
Uzay-zaman sürekliliği, gerçeğe doğru atılmış ilk tereddütlü adımdır. Kadim öğretinin söylediği gibi, tezahür etmiş bütün evrenler ilksel süper-spiritüel durumlarına döndüğünde çokluğun yeniden Bir'e girmesine, onda içerilmesine dair bir sezgidir.
Tezahür, ilksel spiritüel homojenlik içinde çözülür. Böylece yalnızca tezahür etmiş uzay yok olmakla ve onunla birlikte, onun öteki yüzü (alter egosu) olan zaman da sona ermekle kalmaz; kozmik zihin de kozmik Ruh'a yeniden karışır ve bu yüzden kaybolur.
Chandogya Upanişad'ın (I, 9, 1) sözleriyle:
"Bu dünya neye geri döner?"
"Uzaya (Akaşa'ya)" dedi. "Gerçekten, buradaki her şey uzaydan doğar ve uzaya geri döner; çünkü uzay bunların hepsinden büyüktür, uzay nihai hedeftir."
Brahman evreni dışarı soluduğunda, bu Büyük Nefes'in dışarı akışıdır ve bunun sonucu olarak Brahman anında Brahma olur. Bu, kozmik Manvantara'dır, Brahma'nın yaşam süresidir. Bu yaşam süresi sona erdiğinde Brahma kendi spiritüel özüne, yani Brahman'ına yeniden girer; tezahür etmiş bütün uzay soyut ya da potansiyel Uzay'da kaybolur. Bu da Büyük Nefes'in içeri çekilişi, kozmik Pralaya'nın (evrensel dinlenme ve çözülme döneminin) başlangıcıdır.




