Teosofi

Teosofik Açıdan Ölüm Nedir?

Teosofik Açıdan Ölüm Nedir?

"İnsanlar ölümden korkar," der Lord Bacon, "çocukların karanlıktan korktuğu gibi."

Ölüme korku ve tiksintiyle bakarız, çünkü hayatımızın sürekliliğini bozar. Oysa sakin ve yalın bir biçimde düşünürsek, ölüm de doğum kadar doğal bir olgu değil midir? Çevremizde her an gerçekleşmektedir. Yapraklar ağaçlardan düşer, yerlerine taze yapraklar çıkar. Bedendeki hücrelerin milyonlarcası ölür, yerlerine yenileri üretilir.

Her yaşam formu yok olur ve yerini yenisine bırakır. Bu kadar evrensel, doğal ve görünüşe göre gerekli bir olgu derin bir anlamdan yoksun olamaz. Yaşam, ölümün ortasında var olur. İster bir hayvan, ister bir ağaç, ister bir insan olsun, yaşayan herhangi bir forma bakın: Onda her zaman birikime yol açan güçlerle çözülmeye ve çöküşe yol açan güçler bir arada bulunur.

Hiçbir form sonsuza dek sürmez. Doğa, mevcut formların ölümü sayesinde başka ve daha iyi formlara doğru ilerleyebilir. Yaşamın yukarı doğru hareket edebilmesi için her form yerini yeni bir forma bırakır.

Buraya kadarı kabul edilebilir: Bir bütün olarak yaşam sürer, hatta ilerler. Peki ya birey, yani siz ve ben? Biz nereye gidiyoruz?

Doğa incelendikçe, yaşamın en yüksek formlarındaki her tezahürün kendine özgü bir bireyselliği olduğu ve bu bireyselliğin de diğerlerinden ayrı, kesintisiz bir süreç içinde evrimleşmesi gerektiği daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. En büyük filozofların, bütün çağların en derin zihinlerinin düşünceleri, olumlamaları ve sezgileri, bireysel insan yaşamının sürekliliği konusunda hemfikirdir: Bu süreklilik ölümle kesintiye uğramaz, başka bir düzeyde, başka yollarla devam eder.

Fransız filozof Bergson'un açıklamaya çalıştığı gibi, yaşamı bir akış ya da hareket olarak düşünmek hayalcilik değildir. Bu akarsu biçimden biçime geçerken kendisine gelen deneyimlerden etkilenir, suları bir bakıma bu deneyimlerle renklenir. Her bir tekil akış, kendi bireyselliği sayesinde ayrı bir akış olarak kalır. İnsan söz konusu olduğunda bu, insanın ölümden sonra da varlığını sürdürdüğünü, yani içindeki doğanın ya da kendisinin temel bir yönünün nihai olarak varlığını koruduğunu söylemenin başka bir yoludur. Bu yöne ruh diyebiliriz.

Hem Hindu felsefesinde hem de Teosofi'de şu görüş bulunur: Beden için ölüm, evrensel olan ve yine de her ayrı şeyde mevcut bulunan spirit için ise ölümsüzlük vardır. Bu ikisinin arasında bireysel yaşam, yani bir bilinç bulunur. Bu bilinç, hem yaşamın yıldızı olan spiritin çekimiyle hem de maddenin güçleriyle yönetilen periyodik bir akış ve geri çekiliş gösterir. Bilinç önce dış koşullara doğru yayılır, ardından geri çekilir. Bu, doğada pek çok örneğini gördüğümüz yineleme olgusudur; başka bir deyişle reenkarnasyondur. Doğum ve ölüm, dışa ve içe doğru hareketlerden başka bir şey değildir. İleri gidiş ve geri çekiliş, uyanmaya ve uyumaya benzer.

Yaşamı esasen giydiğimiz bedenden bağımsız görürsek, bu bedenin işlemez hâle gelmesi yaşamın yok olması anlamına gelmez. Zihinsel bir varlık olarak birey farklı bir duruma geçebilir. Duyguları ve dürtüleri, aldığı izlenimler, oluşturduğu imgeler ve bütün tepkileriyle aynı bilinç hâlâ oradadır ve bunlar hâlâ onun hafızasındadır. Ancak bütün zihinsel imgelerimiz yenilenen temaslarla canlı kaldığından, temaslar sona erdikten bir süre sonra bunların çoğu silinip gitmelidir. Dolayısıyla bilinçli varlık, zihninin biçimlendiği sahnelerden uzaklaştığında, önce bu sahneler bilincinden kaybolur; ardından çeşitli eğilimleri, en azından alan ve uyaran yokluğu nedeniyle, etkinliklerini yitirir. Uyum içinde olduğu ve tepki verdiği koşullardan uzaklaştırılan varlık, doğal olarak daha çok içine kapanma ve kendi dünyasında yaşama eğilimi gösterir. Ölümden sonraki durum uyku ve rüyaya benziyor olmalıdır: Bilinçli egonun, uykuda olduğu gibi kendi fikirleriyle sınırlanıp çevrelendiği, ama rüyalarda olduğu gibi canlı deneyimler yaşadığı bir geri çekilme hâli. Şair Shelley'nin ünlü "Ölüm ve kardeşi Uyku" sözü, bir şairin mantıksal temelini kendisinin de bilmediği bir gerçeği nasıl sezebildiğini gösterir.

Ardından yeniden doğuş gelir. Sık sık şu soru sorulur: Birey neden yeniden doğar? Belki şöyle cevap verebiliriz: "Bu sefer hangi nedenlerle doğduysanız, bir sonraki sefer de aynı nedenlerle doğacaksınız." Bilimsel bakış açısına göre hiçbir şey, o sonucu doğurmak için işleyen güçlerin bir sonucu olmadan gerçekleşmez. Bilinçli varlığı bedenin bir ürünü saymıyorsak, onun doğumdan önce de var olduğunu kabul etmeliyiz; bizi bu kez bedene getiren de belli ki bu bilinçli varlığa ait güçler, yani dürtülerdir. Bu güçler işlemeye devam ettiği sürece yeniden bir bedene girmek zorundayız.

Yeni bir fiziksel bedene önceki anılarımız olmadan döneriz. Her seferinde eski varlık olarak değil, pratikte yeni bir kişi olarak başlarız. Wordsworth'ün dediği gibi: "Doğumumuz bir uyku ve unutuştan ibarettir." Yeni bir bölüme başlamak, yeni karakterlerle daha iyi bir hikâye yazmak için tatlı, masum bir çocuk olarak geri geliriz. Eski eğilimler hâlâ orada olabilir; ama kışkırtılıp uyandırılana kadar uykuda kalırlar.

Ölüm bizim için bir yenilenme aracı olabilir; peki ya sevdiklerimizden, bağlı olduklarımızdan ayrılmak? Ayrılığın gizemini, nasıl ortaya çıktığını ve bize ne öğretmek istediğini çözmeliyiz. Fiziksel olarak bir değiliz, zihinlerimizde de bir değiliz; ama zihnin ötesine geçersek bir olabiliriz. Kendisi için hiçbir şey istemeyen sevgiye ayrılığın gölgesi düşmez. Ölüm bir zaman meselesidir; birlik ise ancak zaman süreçlerinin ötesindedir.

— N. Sri Ram